Bir çocuğun ağlayarak babaannesinin yanına gitmesiyle başlayan olay, birkaç saat içinde bir ailenin korkulu bekleyişine dönüştü.
Tokat’ta 2 yaşındaki bir çocuk, evde saksıda yetiştirilen difenbahya bitkisinden bir parça koparıp ağzına aldı. Kısa süre sonra dudaklarında ve boğazında şişlik oluştu. Solunum yollarının etkilenme ihtimali nedeniyle yoğun bakımda takip edildi. Neyse ki tedavisinin ardından sağlık durumunun iyiye gittiği ve hayati tehlikeyi atlattığı öğrenildi.
Ailenin sözleri ise olayın belki de en önemli tarafını anlatıyordu: “Biz böyle etkisi olduğunu bilmiyorduk.”
İşte beni düşündüren asıl cümle bu oldu.
Çünkü bazen tehlike, üzerinde “tehlikeli” yazan bir kutunun içinde değildir. Bazen mutfak tezgâhında değil, evimizin salonundaki bir saksının içindedir. Bazen de hepimizin zihninde güvenli ve masum bir çağrışım yapan “doğal” kelimesinin arkasında saklanır.
Difenbahya elbette bir gıda değil. Bu nedenle Tokat’ta yaşanan olayı bir gıda zehirlenmesi olarak tanımlamak doğru olmaz. Ancak gıda güvenliği ve doğal toksinler açısından bize çok önemli bir soruyu yeniden hatırlatıyor: Doğal olan her şey gerçekten güvenli midir?
Ben bir gıda mühendisi ve gıda güvenliği uzmanı olarak bu soruya yıllardır aynı yanıtı veriyorum: Hayır.
Doğada bulunan her bitki yenilebilir değildir. Yenilebilir olan her bitkinin de her bölümü, her miktarda ve her koşulda güvenli değildir. Üstelik doğal kaynaklı toksinler yalnızca süs bitkilerinde değil, doğrudan soframıza gelen bazı gıdalarda da karşımıza çıkabiliyor.
İşte bu nedenle Tokat’ta yaşanan bu olayı yalnızca “bir çocuğun yanlışlıkla çiçek yemesi” olarak görmemek gerektiğini düşünüyorum.
Bu olay bize, doğallık ile güvenliği birbirine karıştırmamamız gerektiğini hatırlatıyor.
Çünkü yalnızca bir ürünün doğal olup olmadığı değildir. Önemli olan; hangi bitki olduğu, hangi kısmının kullanıldığı, hangi bileşikleri içerdiği, ne kadar tüketildiği, nasıl hazırlandığı ve kimin tükettiğidir.
Şimdi gelin, bu küçük çocuğun yaşadığı olaydan yola çıkarak biraz daha geniş bir pencereden bakalım.
Çünkü bazen evimizin salonundaki bir bitki, bize soframızdaki gıda güvenliği hakkında düşündüğümüzden çok daha fazla şey anlatabilir.
Bazen bir haber, göründüğünden çok daha büyük bir sorunun kapısını açar.
Tokat’ta halk arasında “ağlayan çiçek” olarak bilinen difenbahya bitkisinin bir parçasını yiyen 2 yaşındaki çocuğun yoğun bakıma alınması da benim için böyle bir haber oldu.
İlk bakışta bir ev kazası…
Bir çocuğun merak edip bir bitkinin yaprağını ağzına götürmesi…
Fakat gıda güvenliği açısından baktığımızda karşımıza çok daha önemli bir soru çıkıyor:
Doğal olan her şey gerçekten güvenli midir?
Cevabım çok net: Hayır.
Hatta gıda güvenliği alanında yıllardır anlatmaya çalıştığımız en önemli konulardan biri tam da bu.
“Doğal” kelimesini güvenli kelimesiyle eş anlamlı kullanmak doğru değil.
Bir şeyin doğada bulunması, bitkisel olması, evde yetişmesi, geleneksel olarak kullanılması veya organik olarak tanımlanması onun otomatik olarak insan tüketimine uygun olduğu anlamına gelmiyor.
Dünya Sağlık Örgütü de doğal toksinleri, canlı organizmalar tarafından doğal olarak üretilen toksik bileşikler olarak tanımlıyor. Bazı doğal toksinler bitkilerin kendilerini böceklere, hayvanlara veya mikroorganizmalara karşı koruma mekanizmasının bir parçası. Bazıları ise küfler, algler veya diğer organizmalar tarafından oluşturulabiliyor. WHO, doğal toksinlerin akut zehirlenmeden uzun vadeli sağlık etkilerine kadar çeşitli sonuçlara yol açabileceğini belirtiyor.
Burada özellikle bir ayrımın altını çizmek istiyorum.
Difenbahya bir gıda değildir. Tokat’taki olay da bir gıda zehirlenmesi olarak değerlendirilmemelidir.
Ancak bu olay, bitkisel kaynaklı toksik bileşikler ve yanlışlıkla ağız yoluyla maruziyet konusunda bize çok önemli bir tüketici farkındalığı mesajı veriyor.
Çünkü bazen tehlike mutfakta değil, salonumuzdaki saksının içinde olabilir.
DİFENBAHYA NEDEN RİSKLİ?
Difenbahya, evlerde ve ofislerde süs bitkisi olarak yetiştirilen, geniş ve alacalı yapraklarıyla tanıdığımız tropikal bir bitki.
Halk arasında “ağlayan çiçek” olarak biliniyor.
Ama çocuklar açısından görüntüsü kadar masum bir bitki değil.
Difenbahyanın özellikle yaprak ve gövde dokularında çözünmeyen kalsiyum oksalat kristalleri bulunuyor. Bitkinin dokusu çiğnendiğinde bu kristaller açığa çıkabiliyor ve ağız ile boğaz dokusunda belirgin tahrişe neden olabiliyor.
Bu nedenle ağızda yanma, ağrı, dudak ve dilde şişme, yoğun salya ve yutma güçlüğü gibi belirtiler ortaya çıkabiliyor.
Daha ciddi durumlarda boğazdaki şişlik solunum yolunu da etkileyebiliyor.
Burada özellikle küçük çocuklar açısından dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü iki yaşındaki bir çocuk için bir bitkinin “süs bitkisi” olması ile “yenilebilir bir bitki” olması arasındaki ayrım yetişkinler kadar açık değildir.
Çocuk dünyasında renkli, yeşil ve yapraklı bir bitki yalnızca merak edilen bir nesnedir.
İşte bu nedenle benim açımdan haberin en önemli mesajlarından biri şu:
Çocukların ulaşabileceği her bitkinin yenilebilir olduğunu varsayamayız.
“DOĞAL” KELİMESİ BİZİ NEDEN YANILTIYOR?
Tüketici davranışlarında “doğal” kelimesinin çok güçlü bir karşılığı var.
Doğal olanı daha sağlıklı, daha güvenli, daha masum ve daha faydalı olarak algılıyoruz.
Oysa toksikoloji bize başka bir şey söylüyor.
Bir maddenin doğal veya sentetik olması, tek başına onun güvenli veya tehlikeli olduğunu belirlemez.
Güvenliği belirleyen şey; tehlikenin ne olduğu ve insanın o tehlikeye ne kadar, hangi yolla ve hangi koşullarda maruz kaldığıdır.
Ben bir gıda mühendisi olarak bir ürüne bakarken yalnızca “doğal mı?” diye sormam.
Şunları sorarım:
Hangi tür?
Hangi kısmı?
Ne kadar tüketildi?
Nasıl hazırlandı?
Nasıl saklandı?
Hangi koşullarda işlendi?
Kim tüketti?
Çünkü aynı bitkinin farklı bölümleri farklı miktarlarda bileşik içerebilir. Hazırlama yöntemi bazı doğal toksinlerin etkisini azaltabilir veya bazı toksinler için hiçbir fayda sağlamayabilir.
EFSA'nın botanikler konusunda hazırladığı kapsam da tam olarak bu nedenle önemli. Kurum, bitki kökenli gıda ve takviyelerde doğal olarak bulunabilen ve insan sağlığı açısından potansiyel endişe oluşturabilecek maddeleri değerlendirirken bitkinin kullanılan kısmının, hazırlama yönteminin ve kullanım koşullarının önem taşıdığını vurguluyor.
Yani “bitki” demek yetmiyor.
Bitkinin kendisini değil, riski değerlendiriyoruz.
DOĞAL TOKSİNLER SADECE SÜS BİTKİLERİNDE YOK
Burada konu artık difenbahyadan çıkıp doğrudan soframıza geliyor.
Çünkü doğal toksinler gıdalarda da bulunabiliyor.
WHO; bitkisel doğal toksinler, mikotoksinler, sucul biyotoksinler, bazı glikoalkaloidler, lektinler ve pirolizidin alkaloidleri gibi çeşitli doğal kaynaklı toksinleri gıda güvenliği açısından ele alıyor.
Yani “toksin” dediğimiz zaman her zaman dışarıdan eklenmiş bir kimyasalı düşünmemeliyiz.
Bazen risk, ürünün doğasında bulunabilir.
Bazen bitkinin savunma mekanizmasından kaynaklanabilir.
Bazen küf üretir.
Bazen çevresel stresler etkili olabilir.
Bazen de yanlış tanımlanan bir yabani bitki sofraya gelir.
İşte gıda güvenliği tam da burada devreye giriyor.
ÇİĞ FASULYE BİZE NE ÖĞRETİYOR?
Bunun çok bilinen örneklerinden biri fasulye.
Özellikle kırmızı barbunya fasulyesinde yüksek miktarlarda bulunabilen lektinler, yeterince pişirilmemiş fasulyenin tüketilmesi durumunda ciddi mide-bağırsak belirtilerine yol açabiliyor.
WHO, kuru fasulyenin uygun şekilde ıslatılması ve ardından yeterli süre güçlü biçimde kaynatılmasının lektinleri etkisiz hale getirmede önemli olduğunu belirtiyor. Hatta WHO, yeterince pişirilmemiş kırmızı barbunya fasulyesinin az miktarda tüketilmesinin bile şiddetli mide ağrısı, kusma ve ishale yol açabileceğini bildiriyor.
Burada çok önemli bir gıda güvenliği prensibi var:
Bir gıdanın doğal olması, hazırlama yönteminin önemsiz olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, bazı gıdalarda doğru hazırlama yöntemi güvenli tüketimin bir parçasıdır.
PATATESİN YEŞİL KISMINA NEDEN DİKKAT EDİYORUZ?
Bir başka örnek hepimizin mutfağında.
Patates.
Patates ve bazı diğer patlıcangillerde doğal olarak bulunan solanin ve chaconine, glikoalkaloid grubundaki doğal toksinlerdir.
Normal koşullarda düzeyleri genellikle düşüktür. Ancak patatesin filizlerinde, yeşillenmiş bölümlerinde ve acı tat veren kısımlarında daha yüksek düzeylere çıkabilir.
WHO'ya göre bu bileşiklerin oluşumu; zedelenme, ultraviyole ışık, mikroorganizmalar ve böcek ya da otçul saldırıları gibi streslerle ilişkili olabilir.
Bu nedenle patateslerin serin, kuru ve karanlık koşullarda saklanması ve yeşillenmiş veya filizlenmiş kısımların tüketilmemesi önem taşıyor.
Yani mutfakta bazen “bir şey olmaz” diye düşündüğümüz küçük ayrıntılar aslında gıda güvenliğinin parçasıdır.
“DOĞADAN TOPLADIM” BİR GÜVENLİK KRİTERİ DEĞİLDİR
Doğal toksinler söz konusu olduğunda en çarpıcı örneklerden biri de yabani mantarlar.
Doğadan mantar toplamak bazı bölgelerde geleneksel bir alışkanlık olabilir.
Ama burada çok ciddi bir tür tanımlama problemi vardır.
Çünkü bazı yabani mantarlar güçlü toksinler içerebilir ve bunların oluşturduğu zehirlenmeler yalnızca basit bir mide rahatsızlığından ibaret olmayabilir.
WHO; bazı toksik mantarların kusma, ishal, bilinç değişiklikleri, görme bozuklukları ve sinir sistemi belirtilerine neden olabileceğini belirtiyor. Daha da önemlisi, bazı mantar toksinleri pişirme veya soyma işlemiyle etkisiz hale gelmiyor. WHO bu nedenle zehirsiz olduğundan kesin olarak emin olunmayan yabani mantarların tüketilmemesini öneriyor.
Burada cümlem çok net:
“Ben bunu doğadan topladım” demek, “bu güvenlidir” demek değildir.
Doğadan toplamak türün doğru tanımlanmasının yerini tutmaz.
BİTKİSEL KAYNAKLI SİYANÜR RİSKİ BİLE VAR
Doğal toksinler içinde insanı en fazla şaşırtan başlıklardan biri de siyanogenik glikozitlerdir.
Bazı bitkiler bu bileşikleri doğal olarak taşıyabilir. Manyok ve bambu filizleri bunlara örnek olarak verilebilir.
Bu bileşiklerin bazı koşullarda siyanür açığa çıkarabilmesi nedeniyle uygun işleme ve hazırlama yöntemleri büyük önem taşır.
Burada da aynı prensiple karşılaşıyoruz:
Bir ürünün dünyanın bir bölgesinde geleneksel olarak tüketiliyor olması, onun hiçbir hazırlama kuralı olmadan tüketilebileceği anlamına gelmez.
Tür, çeşit, kullanılan bitki bölümü, miktar ve hazırlama yöntemi önemlidir.
MİKOTOKSİNLER: DOĞAL AMA GIDA GÜVENLİĞİNİN EN CİDDİ KONULARINDAN BİRİ
Doğal toksinlerden söz ederken küfleri ayrıca konuşmak gerekiyor.
Çünkü mikotoksinler, bazı küflerin ürettiği doğal toksik bileşiklerdir.
Tahıllarda, kuruyemişlerde, kuru meyvelerde, baharatlarda ve daha birçok üründe karşımıza çıkabilirler.
Sıcak ve nemli koşullar küf gelişimini kolaylaştırabilir. Daha da önemlisi, birçok mikotoksin kimyasal olarak oldukça kararlıdır ve gıda işleme sırasında tamamen ortadan kalkmayabilir. WHO, mikotoksinlerin akut zehirlenmeden bağışıklık sistemi üzerindeki etkilere ve bazı kanser risklerine kadar farklı sağlık etkileri oluşturabileceğini belirtiyor.
İşte bu nedenle yıllardır söylediğimiz bir başka cümle burada önem kazanıyor:
Küflü gıdanın yalnızca görünen kısmını kesip kalanını tüketmek her zaman güvenli değildir.
Çünkü gördüğümüz küf ile gıdanın içinde veya farklı bölümlerinde bulunabilecek toksin aynı şey değildir.
“BİTKİSEL” DEMEK DE YETERLİ DEĞİL
Son yıllarda bitkisel çaylara, bitkisel ürünlere ve gıda takviyelerine olan ilgi arttı.
Burada da tüketicinin “bitkisel” kelimesini “zararsız” olarak algılamaması gerekiyor.
Örneğin pirolizidin alkaloidleri, bazı bitki türlerinin doğal olarak ürettiği bileşiklerdir.
WHO, yaklaşık 600 bitki türünün bu gruptaki toksinleri üretebildiğini; bazı yabani bitkilerin tarım alanlarında yetişerek gıda ürünlerini kontamine edebildiğini belirtiyor. Bu bileşikler bitkisel çaylarda, balda, otlarda, baharatlarda ve tahıl ürünlerinde tespit edilebiliyor. Bazı pirolizidin alkaloidleri DNA hasarı potansiyeli nedeniyle uzun vadeli sağlık açısından endişe oluşturuyor.
Bu nedenle “bitkisel” kelimesi de tek başına güvenlik sertifikası değildir.
ASLINDA DÜNYADA BU KONUDA BÜYÜK BİR SİSTEM VAR
Belki de tüketicinin bilmesi gereken en önemli noktalardan biri şu:
Doğal toksinler, gıda güvenliği sisteminin dışında kalan küçük bir ayrıntı değildir.
Tam tersine, WHO ve FAO bu konuda bilimsel risk değerlendirmeleri yürütüyor.
Bu çalışmaların önemli mekanizmalarından biri JECFA, yani FAO/WHO Gıda Katkı Maddeleri Ortak Uzman Komitesi.
JECFA, doğal toksinler konusunda bilimsel verileri değerlendiriyor. Bu değerlendirmeler ülkelerin risk yönetimi kararlarına ve Codex Alimentarius tarafından oluşturulan uluslararası standartlara temel oluşturuyor.
EFSA da doğal toksinleri doğrudan gıda ve yemdeki kimyasal tehlikeler arasında değerlendiriyor. Kurum; bitkisel alkaloidler ve mikotoksinler gibi doğal kaynaklı maddeleri gıda güvenliği açısından inceliyor.
Yani doğal toksinler, “alternatif tıp” ya da “bitkilerle ilgili ilginç bir bilgi” başlığı değildir.
Doğrudan gıda güvenliğinin konusudur.
ASIL MESELE TOKSİNDEN KORKMAK DEĞİL, RİSKİ YÖNETMEK
Burada bir parantez açmak istiyorum.
“Doğal toksinler var” dediğimde insanların bütün bitkilerden, bütün sebzelerden veya bütün doğal ürünlerden korkmasını istemem.
Tam tersine.
WHO da dengeli ve sağlıklı bir beslenme düzeninde doğal toksin düzeylerinin genellikle akut ve kronik toksisite eşiklerinin altında olduğunu belirtiyor. Ama bunun anlamı “hiç risk yok” değildir. Anlamı şudur:
Risk bilimsel olarak değerlendirilir ve yönetilir.
Zaten gıda güvenliğinin özü de budur.
Amaç hayatımızdaki her riski sıfırlamak değil.
Amaç tehlikeyi tanımak, maruziyeti azaltmak ve riski kontrol altında tutmaktır.
ÇOCUKLU EVLERDE DAHA FARKLI DÜŞÜNMELİYİZ
Tokat'taki olayın beni en çok düşündüren tarafı da burası.
Yetişkin bir insan difenbahyayı görür ve onun yenilecek bir bitki olmadığını bilir.
Ama iki yaşındaki bir çocuk için böyle bir bilgi henüz yoktur.
Çocuklar çevrelerini dokunarak, koklayarak ve bazen de ağızlarına götürerek keşfederler.
Bu nedenle çocukların bulunduğu evlerde yalnızca ilaçları ve temizlik ürünlerini değil, yenilebilir olmayan bitkileri de çocukların erişemeyeceği şekilde konumlandırmak gerekir.
Burada ebeveynlere “evinizde çiçek bulundurmayın” demiyorum.
Benim söylediğim çok daha basit:
Bitkinin adını bilin. Çocuğun erişimini kontrol edin. Yenilebilir olmayan bitkileri gıda gibi değerlendirmeyin.
Ve özellikle küçük çocukların bulunduğu evlerde “Nasıl olsa bir şey olmaz” yaklaşımından uzak durun.
GIDA GÜVENLİĞİ SADECE BUZDOLABININ SICAKLIĞI DEĞİLDİR
Bence bu olayın bize hatırlattığı en önemli konulardan biri de bu.
Gıda güvenliği denildiğinde aklımıza hemen buzdolabı sıcaklığı, son tüketim tarihi, çiğ tavuk, et, yumurta veya sebze-meyve geliyor.
Elbette bunların hepsi çok önemli.
Ama gıda güvenliği daha geniş bir bilim alanıdır.
Kimyasal tehlikeler de gıda güvenliğinin bir parçasıdır.
WHO'nun gıda güvenliği çerçevesinde doğal olarak oluşan toksinler de önemli kimyasal tehlikeler arasında sayılıyor.
Bu nedenle bir gıda mühendisi olarak benim için “toksin” kelimesi yalnızca laboratuvarda sonradan eklenen bir maddeyi ifade etmiyor.
Doğal olarak oluşan toksinler de risk değerlendirmesinin bir parçası.
BİR DE “KALSİYUM OKSALAT” MESELESİ VAR
Difenbahya haberinden sonra sosyal medyada çok doğal olarak şu soru sorulabilir:
“Peki kalsiyum oksalat bazı gıdalarda da bulunmuyor mu?”
Evet, bulunuyor.
Ispanak, pazı ve bazı diğer bitkisel gıdalar oksalat içerebilir.
Fakat buradan “Ispanakta da oksalat var, o zaman ıspanak difenbahya kadar tehlikeli” sonucunu çıkarmak kesinlikle doğru değildir.
Kimyasalın adı tek başına riskin tamamını anlatmaz.
Hangi kimyasal form?
Hangi kristal yapı?
Hangi miktar?
Hangi bitki?
Hangi bitki bölümü?
Hangi tüketim şekli?
Hangi maruziyet yolu?
Bütün bunlar önemlidir.
Difenbahyada özellikle iğne biçimli çözünmeyen kalsiyum oksalat kristallerinin, bitki çiğnendiğinde ağız ve boğaz dokusunda fiziksel tahriş oluşturması söz konusudur.
Dolayısıyla “oksalat var” demekle “aynı risk var” demek arasında çok büyük fark vardır.
Bu ayrım, bilimsel iletişim açısından da çok önemlidir.
DOĞAL OLAN HER ŞEYİ KORKULACAK HALE GETİRMEMELİYİZ
Bir başka tehlike de doğal toksinleri anlatırken diğer uca savrulmak.
Bugün tüketici zaten “şunda zehir var, bunda kimyasal var, bunda toksin var” haberleriyle çok fazla karşılaşıyor.
Benim amacım korku yaratmak değil.
Tam tersine, doğru risk iletişimi yapmak.
Çünkü güvenli gıda sistemi korku üzerine değil, bilgi üzerine kurulmalıdır.
Bir patatesin yeşillenmiş olması ile bütün patateslerin tehlikeli olduğunu söylemek aynı şey değildir.
Bir fasulyenin yeterince pişirilmemesi ile fasulyenin zehirli olduğunu söylemek aynı şey değildir.
Bir mantarın toksik olması ile bütün mantarların zehirli olduğunu söylemek aynı şey değildir.
Difenbahyanın toksik olması ile evdeki bütün bitkilerin tehlikeli olduğunu söylemek de aynı şey değildir.
Bilimsel risk iletişimi genelleme yapmaz; ayrıntıyı anlatır.
BENİM TÜKETİCİYE MESAJIM ÇOK BASİT
Tokat'taki küçük çocuğumuzun yaşadığı olayın bize bırakacağı mesajın yalnızca “difenbahya zehirliymiş” cümlesiyle sınırlı kalmasını istemem.
Bence bundan çok daha önemli bir şey öğrenmeliyiz.
Doğal olan her şey yenilebilir değildir.
Yenilebilir olan her şey de her koşulda güvenli değildir.
Ve “bitkisel” kelimesi de tek başına güvenlik garantisi değildir.
Gıda güvenliğinde asıl bakmamız gereken; tehlike, maruziyet, miktar, tüketici grubu, hazırlama ve saklama koşullarıdır.
İşte bu nedenle bir gıda mühendisi olarak benim için “doğal” kelimesinin yanına her zaman bir soru işareti koymak gerekiyor.
Doğal olabilir.
Ama hangi doğal?
Ne kadar?
Hangi kısmı?
Nasıl hazırlanmış?
Kim tüketiyor?
Ve en önemlisi…
İnsan tüketimi için gerçekten uygun mu?
Difenbahya bir gıda değil.
Ama bize gıda güvenliği hakkında çok önemli bir şey hatırlatıyor:
Doğa yalnızca faydalı maddelerin kaynağı değildir. Doğa, insan sağlığı açısından tehlike oluşturabilecek doğal toksinlerin de kaynağı olabilir.
WHO'nun doğal toksinlerle ilgili yaklaşımı da tam olarak bunu gösteriyor. Bu toksinler dünya çapında bilimsel olarak değerlendiriliyor; JECFA tarafından risk değerlendirmeleri yapılıyor ve Codex tarafından maruziyeti azaltmaya yönelik standartlar geliştiriliyor.
EFSA da doğal toksinleri gıdalardaki kimyasal tehlikeler arasında değerlendiriyor ve bitkisel ürünlerde kullanılan türün, bitki bölümünün, hazırlama yönteminin ve kullanım koşullarının önemine dikkat çekiyor.
O halde çocuklu evlerde ilk kuralımız çok basit olsun:
Görünüşüne bakarak hiçbir bitkinin yenilebilir olduğunu varsaymayalım.
Ve soframız için de aynı cümleyi biraz değiştirerek kullanalım:
“Doğal” yazıyor diye bir ürünü otomatik olarak güvenli kabul etmeyelim.
Çünkü gıda güvenliğinde en önemli kelimelerden biri “doğal” değil…
“Güvenli”dir.
Ve güvenlik, varsayımla değil; bilgi, bilim, doğru tanımlama, doğru işleme, doğru saklama ve doğru risk yönetimiyle sağlanır.
Nurten Sırma
Gıda Mühendisi | Gıda Güvenliği Denetim ve Sürdürülebilir Gıda Sistemleri Uzmanı
Gıda ve Gelecek TV
